Balbay’dan Selam Var
Son Güncelleme: Perşembe, 06 Mayıs 2010 13:12 Özlem Yüzak tarafından yazıldı. Perşembe, 06 Mayıs 2010 13:09
Silivri’deki duruşma salonuna sessizce girdik ve bize ayrılan yerlere oturduk. Mustafa Balbay en ön sırada. İki sıra yanında Tuncay Özkan... Kemal Aydın ayakta savunmasını yapıyor. Diğer tutuklu sanıklarla yaklaşık 20 kişi kadarlar.
Bir o kadar da izleyici. Sanıkların sağ tarafında avukatlara ayrılan bölümde ise 5 avukat. Koca salon neredeyse boş gibi... Mübaşir verdiğimiz notu Balbay’a iletiyor. Mustafa Balbay isimlerimizin yazılı olduğu notu okuyunca kafasını geriye doğru çeviriyor. Göz göze geliyor ve karşılıklı gülümsüyoruz...
Yarım saat sonra duruşmaya 10 dakika ara veriliyor. Tutuklu sanıklardan bazıları kalkıp bize doğru yürüyorlar. Şimdi aramızda tahta parmaklıklarla çevrili 10-15 sıralık bir bölme var. Balbay karnını parmaklıklara dayayıp alabildiğine öne doğru eğiliyor. Bizler de... Sanki eğilerek aradaki bölmeyi aşabilecekmişiz gibi. Özgürlük ile mahpusluk arasındaki ilk somut engel...
Sahi bizler kimiz? Gazete çalışanlarından ve birkaç okurdan oluşan küçük bir grup. 25 kişi kadarız. Yazı İşleri Müdürümüz Murat Ataş, Haber Merkezi’nden Sevim, Aykut ve Cafer, Sayfa Yapım’dan Vehbi Abi, Dizgi’den Basri Abi, Cumhuriyet Kitap’ın Yöneticisi Zeynep Atalay, Bilim Teknoloji Dergisi’nden Reyhan ve diğerleri. Yıllardır birlikte, artık bir aile gibiyiz. Balbay ile karşılıklı konuşuyoruz. Hal hatır soruyoruz. O, gri takım elbisesi, güler yüzü ve art arda patlattığı esprileri ile iyi görünüyor. Gerçekten öyle mi?
Duruşma yeniden başlıyor ve bizler geriye, yerlerimize çekiliyoruz...
Öğleye doğru bir ara verildi. O sırada sanık yakınları kapı önünde toplanmaya başladı. Meğer 1 saatlik arada akrabalara, yakınlara görüşme imkânı varmış. Sonunda 4 kişi Balbay’ın yanındayız. Kucaklaşıyor, diz dize oturarak konuşuyoruz. “Zaman kavramını artık yitirdim” diyor. “Korkunç bir yalnızlaştırma süreci yaşanıyor burada. Özgürlük ‘koğuşta iki kişi mi olmak istersin yoksa 3 mü?’ tercihi ile sınırlı. O kadar. Dördüncü bir kişi yok. Beton bir dünya içinde geçiyor günler...” diye sözlerini sürdürüyor: “Burasını ‘Silivri Dolum Tesisleri’ diye tanımlıyorum. Gece 23.00- 04.00 arası okuma zamanım. Cervantes’ten Homeros’a önceden okuduğum birçok kitabı yeniden okuyorum. Tabii yenilerini de. Bu açıdan iyi...”
Mustafa Balbay güçlü bir insan. Beden ve beyin sağlığını korumasını biliyor. Ama sonuçta 14 aydır tutuklu... 14 aydan beri evinden, ailesinden uzakta. Kendi yatağında uyumak, parkta hava almak, denizin kokusunu içine çekmek, canını çeken bir yemeği yemek gibi olağan hiçbir şeyi yapamıyor. Çocuklarının nasıl büyüdüklerini bile izleyemiyor? Deniz’in kurduğu ilk heceleri duyamıyor. Yağmur’un hayallerini paylaşamıyor... Nereye kadar süreceğini asla bilemediği bir zaman diliminin içinde mahpus.
Mustafa Balbay gazeteci kimliği ile yargılanıyor. Mevcut iddianameye, hukukçuların büyük çoğunluğunun görüşüne göre tutuklu olmaması gerek. Bu noktada meslektaşları olarak hepimiz durup düşünelim. Cumhuriyet ailesi olarak bizler, diğer gazete ve televizyondakiler, köşe yazarları, ilgili örgüt ve kurumlar, Basın Konseyi, Gazeteciler Cemiyeti, sendika... Yeteri kadar sahip çıktık mı Balbay’a? Tutuksuz yargılanması için? Belli ki bugüne kadar verilen bireysel desteklerin faydası olmadı. Yargıdan siyasete, Türkiye’nin şu anda içinde olduğu özel koşullar “susmayı”, “korkmayı” değil, “güçleri birleştirmeyi”, “ortak aklı”, “ortak sesi” gerektiriyor.
Bundan yıllar yıllar sonra tarih sayfaları geriye doğru çevrildiğinde “2007-2011 Türkiyesi’nde yaşanan olaylar” bölümünde hepimizin bir şekilde sorumluluğu olduğunu unutmayalım. “Sessiz kalmak” olayların dışında bırakmaz insanı...


