Silivri’deki Dram...
Mustafa Balbay tarafından yazıldı. Cuma, 30 Nisan 2010 10:44
Silivri duruşmalarının 16 Nisan Perşembe sabahındaki bölümünde ağır misafirlerimiz vardı. Basın Konseyi Başkanı, Hürriyet Gazetesi Başyazarı Oktay Ekşi, Hürriyet Gazetesi Yazıişleri Müdürü ve köşe yazarı Tufan Türenç, avukat, mazlumların doğal avukatı Turgut Kazan bizimleydi. Oktay Abi’yle Tufan Abi söze bu tür görüşmelerin klasik söylemiyle başladılar:
- İyi görünüyorsunuz!
“Görünüşe aldanmamak gerekir ama iyiyiz” dedim, “temel kuralımız 2B. Yani beden ve beyin sağlığını korumak.”
Sadece yazılarıyla güç vermekle kalmayıp bedenleriyle de omuz verdikleri için teşekkür ettik onlara. Oktay Abi her zamanki sıcak, yüz dolu gülümsemesiyle, Tufan Abi güven veren, kararlı duruşuyla selamladı bizi.
Turgut Kazan’la doğal avukatımız olarak daha elverişli koşullarda baş başa görüştük. Davaların gidişini, yaşananları konuşurken nedense Kazan’ın aklına hep 12 Eylül günleri geldi. O dönemin davalarından, iddianamelerinden, tutukluluk koşullarından söz etti.
Tutukluluklar uzayınca ilgili makamlara şunu yazmış Kazan:
“Yargıçlar, müvekkillerimizi resmen esir aldı. Bunun başka bir adı yoktur...”
Kazan, kamuoyunun da tanıdığı kimi sanıklardan, yargıçlardan söz ederken konu o dönemin ünlü mahkemelerine, DGM’lere geldi. Devlet Güvenlik Mahkemeleri.
DGM’ler kaldırıldı, yerine bugün Silivri davalarına da bakan özel yetkili mahkemeler (ÖYM) kuruldu. Bu mahkemeler kurulduğunda, pek çok kişi DGM’lerin kalkmasına sevinmiş, ÖYM’lerin daha sağlıklı işleyeceğini düşünmüştü.
Konunun teknik ayrıntıları hukukçuların işi. Ancak ÖYM’lerin de en az DGM’ler kadar tartışmalı bir zemine kaydığını görüyoruz.
İşin içine “özel yetki” girince, uygulama büyük ölçüde kişiselleşiyor. Mahkemelere, kentlere göre değişen kararlar başlıyor...
Öyle görünüyor ki DGM’lerden sonra ÖYM’ler de demokrasi, hukuk devleti tartışmasındaki yerini alacak.
***
Turgut Kazan’la bu konuları konuştuktan iki gün sonra, 18 Nisan Pazar günü Milliyet gazetesinin ikinci manşeti şuydu:
Yassıada Geleneği!
Haberin spotunda şu tümce vardı:
“Ergenekon’da silahsız eylemlerle suçlanan Tuncay Özkan, Mustafa Balbay, Mehmet Haberal gibi isimlerin tutukluluk sürelerinin AİHM kararlarına rağmen makul ölçüleri aşmasına hukukçulardan tepki var.”
Milliyet muhabirleri Gökçer Tahincioğlu ve Türker Karapınar haberi geniş bir yelpaze ile görüşerek oluşturmuşlar. YARSAV Başkanı Emine Ülker Tarhan, Demokrat Yargı Eşbaşkanları Osman Can, Gazi Ertekin, eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk, Marmara Üniversitesi’nden Prof. Osman Doğru şu saptamada birleşiyor:
“Tutuklama ceza değil önlemdir. Bu istisnai durumun cezaya dönüştürülmemesi gerekir.”
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde (AİHM) en çok dava konusu olan ülke Rusya. Ardından Türkiye geliyor. Tutukluluk ihlalinde ise birincilik Türkiye’de. AİHM, uzun süren tutukluluklarla ilgili başvurularda ezici bir çoğunluk Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni haksız buluyor.
Milliyet’in bu haberi yaparken Yassıada’yı anımsatması da bir başka acı gerçek.
***
Silivri’de ben kendi dertlerimle tutuşup aydınlanırken, “Sen gazetecisin” diye başlayan sohbetlerin de tarafı oluyorum. Tutukluların her birinin yaşamı ayrı dram...
Kimya biliminin kurucularından Antoine Laurent Lavasier, bilimsel çalışmaları kötülüklerin anası olarak kabul edildiği için giyotine mahkûm edilmişti. İnfazdan hemen önce matematikçi arkadaşı Lagrange’i çağırıp şunu söylüyor:
“Kellem giyotinden sepete düştüğünde dikkatle gözlerime bak, iki kez kırparsam bil ki, insan başı kesildikten sonra bir süre daha beyni çalışıyor!”
Bilim adamı ölümünü bile bilimin gelişiminin bir parçası olarak kullanıyor.
Tutukluları dinlerken bir an yukarıdaki örneği anımsayıp kendimi bir kenara koydum, onları dinlemeye koyuldum. Görevlerini, kurumlarını, durumlarını anlattılar...
Türkiye nasıl bir iç kanama yaşıyor, anlatamam.
Ne güzel söylemiş insanımız:
Dert bir olaydı...
Ağlaması kolaydı!
ankcum@cumhuriyet.com.tr


