GS, FB ve BJK’nin Kıymetlerini Bilelim
Son Güncelleme: Perşembe, 11 Mart 2010 17:32 Ali Sirmen tarafından yazıldı. Çarşamba, 10 Mart 2010 12:59
----------------------------------
Neyse ki naklen yayın vardı, her şey herkesin gözü önünde oldu da kimsenin olayı saptıracak hali kalmadı. Olay derken, cumartesi günkü iptal edilen Diyarbakır-Bursaspor karşılaşmasından söz ettiğimi belirtmeye gerek yok sanırım.
Bu olaydan sonra, Diyarbakır’ın hükmen yenik ilan edilmesi ve sahasının uzun süre kapatılması, dolayısıyla da takımın çok çok büyük olasılıkla küme düşmesi ihtimal dışı değil. Hatta yöneticilerinin, takımı hemen ligden çekmeleri de mümkündür.
Bu sonuçların hiçbirinin iyi olmayacağı çok açık. Ama yapacak bir şey de yok.
İstenmeyen sonuçlar doğmasın diye hareketlerin karşılığı olan yaptırımların uygulanmaması daha da büyük sakıncalar doğuracaktır.
Ama daha şimdiden söyleyebiliriz ki, artık futbolun bölgecilik veya etnik ayrım konusunda caydırıcı olumlu değil, tam tersine azdırıcı olumsuz etkisinin duyulacağı bir aşamaya varılmıştır.
***
Futbola dudak bükerek sosyal işlevini yadsımak ne kadar sosyal bir körlük ise, onun siyasal ve sosyal olaylardan soyutlanarak salt spor çerçevesinde kalacağını sanmak da, o kadar büyük toplumsal bir saflıktır.
Futbol bir sosyal vakıa olarak vardır. Önemli olan onu nasıl kullanacağınızı bilmektir.
Küreselleşen kapitalizm, onu hem bir kâr hem de küreselleşme ortamı yaratma aracı olarak başarıyla kullanmaktadır.
Siyasetçiler de, fenomenden kendilerine düşen payı çıkarmak için ellerinden geleni artlarına koymamaktadırlar. Tabii bunlar arasında yerel yöneticiler, hatta yerel mütegallibe ve egemenleri de saymak gerek.
Küreselleştikçe, mikro milliyetçi ve bölgeci olan dünyada, futbolun da, kimi zaman bu eğilimleri güçlendirecek bir etken olduğu görülebilir.
Yaptıkları analizler, ülkeye uymasa da, “zarar yok ülke analizime uysun” fütursuzluğu içinde toplumu güya irdeleyenler, bir zamanlar Eskişehirspor örneğinden başlayıp, sonra başarıları daha uzun ömürlü olan Trabzonspor’u dayanak alarak yola devam edip ortaya garip fikirler atmışlardı.
Bu şaşkınlar, saf ve bakir Anadolu’nun “Bizans Dükalığı”na karşı isyanı teorisini geliştirerek, sistemle, sosyal yapıyla hiçbir ilişkisi olmayan, Türk futbolunun gerçeklerini hiç görmeyen, saçma analizlerle bölgecilik, ayrımcılık, ve ayak kokan hödük popülizm çukuruna battıkları gibi birçok kişiyi de peşlerinden sürüklemişlerdi.
Analiz ne Türkiye’ye uyuyordu ne kapitalist sistemin gerçeklerini yansıtıyordu, ne de Türkiye’nin bire bir kopyası olan ve otoktonunun on misli göçebe barındıran İstanbul’un yeni durumuyla bağdaşıyordu. Neyse onu geçelim bir kalem.
***
Üstelik de, o “tu kaka” edilen Bizans Dükalığı’nın üç büyüklerinin önemli işlevleri vardı ve onlar “Süper Lig” takımları içinde, kaçınılmaz olarak yaygınlaşan bölgecilik ve Diyarbakır örneğinde görüldüğü gibi etnik kimlik eğilimlerinin tersine, bölgesi, etnik kökeni, dili, dini ne olursa olsun, herkes için toplumsal bir ortak kimlik yaratmak gibi kendine özgü ve önemli bir rol yükleniyorlardı.
Alın size, densiz “İstanbul Dükalığı” zırvasının kenara atılması için bir neden daha.
Üç büyüklerin yukarıda belirttiğimiz işlevlerinin en çarpıcı örneği, Galatasaray’ın büyük Avrupa başarısı döneminde, Cimbom’un zaferlerinden sonra, İstanbul, Ankara, İzmir ve Diyarbakır’da aynı nedenle, aynı anda, aynı ortak coşkunun yaşanmasıydı.
Futbolun toplumsal yaşama olumlu bir katkısıydı bu.
Olay yalnızca Galatasaray’a özgü değil, Beşiktaş ve Fenerbahçe de, ortak bir kimlik yaratmak işlevi açısından aynı konumdadırlar.
Bu yüzdendir ki, Galatasaraylı olmama karşın, Beşiktaş ve Fenerbahçe’ye de, ayrı bir dikkat ve ihtimam ile eğilir, onları da gerçekten içtenlikle severim.
- Evet, saçma sapan İstanbul Dükalığı analizlerini, “üç büyükler” karşıtlığını bırakalım da Galatasaray, Fenerbahçe ve Beşiktaş’ın kıymetlerini bilelim.
asirmen@cumhuriyet.com.tr


