|
Ne yazık ki bir kez daha haklı çıktım
Sina Akşin
Bir süredir diyordum ki, 1950'den bu yana
Türkiye'nin “tunç yasası” ülkemizdeki
çok-partili dizgede (sistemde) şeyhlerin ve ağaların
(Yani onların desteklediklerinin)
mutlaka seçimleri
kazanmalarıdır. Buna karşın,
Cumhuriyet Mitinglerinin
olağanüstü başarısı ve coşkusu karşısında ben bile biraz umuda
kapılmıştım.
Yazın
sıcağında eşimle
birlikte gidip gelme yaklaşık 1500 kilometre yol teperek tatil yerinden
Ankara'ya oy vermeye geldik. 0 iyimserlikle CHP'nin iktidar olması
halinde “eski tas, eski hamam” olmasın
diye onun denetlenmesi, zorlanması gerektiğini yazdım. 0 hava
içinde karşıdevrim bile onca gücüne
karşın karşı-mitingler düzenlemeye cesaret edemedi, ama Batı
emperyalizmi ile birlikte diş gıcırdatarak rövanşın 22 Temmuz’da
alınacağını duyurdular. Heyhat! Haklı çıktılar... Ama bu arada
unutmayalım ki, AKP'ye oy veren kullar
kuru kalabalıktır, Cumhuriyet
Mitinglerine katılan yurttaşlarının “tırnağı olamazlar.”
Türkiye’nin temel
çelişkisi, Atatürk Devrimi ve Karşıdevrim arasındaki çelişkidir.
Gerisi ikincildir.
Atatürk Devrimi şıklık olsun, hoşluk olsun diye yapılmadı. Batı’nın Sevr
ile ilk kez açıkladığı "Sizi Rumeli'den attık, şimdi de Anadolu'dan
atıyoruz" diye vurguladığı
hedefinin hiçbir zaman
gerçekleşmemesi için, Türk insanı Anadolu ve Doğu Trakya'da
kalabilsin diye
yapıldı. Oysa 1950'den bu yana karşıdevrimin hep iktidar olması yeni
bir Sevr
tehlikesini canlandırdı. Devrimin yarattığı, pırlanta gibi hızla
gelişmekte olan
bir Türkiye yerine, tarımı, hayvancılığı çökertilmiş, eğitim ve kültürü
sabote edilerek
(Halkevleri ve Halkodalarının, Köy Enstitülerinin kapatılması) tahrip
edilmiş, bilim ve üniversite hayatı güdük bıraktırılmış, hümanistleri,
sanatçıları horlanmış,
kazanç uğruna
kıyıları, ormanları, kentleri, tarihi talan edilmiş, insanlarının
çok büyük bir
kesimi tarikat karanlığında boğulmuş, dişten tırnaktan artırılarak
oluşturulmuş
kamu malvarlığı satıp savılmış, kadınlarının pek çoğu ortaçağ
kurallarının kahredici yumruğu altına
sokulmuş, yolsuzluk, hukuksuzluk ve borca batırılmış, bağımsızlığını
önemli ölçüde yitirmiş, terörün
kucağında, Batı emperyalizminin tam bir şamar oğlanı olmuş (örneğin,
soykırım dayatmaları, çuval
geçirme olayı) bir Türkiye ortaya çıktı.
Ne uğruna? Yanlış
olarak demokrasiyle özdeş sandığımız bir çok-partili dizge
uğruna. Oysa demokrasi
o değil ki. Demokrasi eşitlik ve özgürlük demektir. Çok-partili dizge,
birden çok partinin, basın özgürlüğünün, dürüst seçimlerin varlığı
demek. Yani, bu demokrasi değildir, bir mekanizmadır. Koşullara göre,
demokrasiye hizmet edebilir
de, etmeyebilir de.
Seçimlerde eşitlik ve özgürlüğe aykırı sonuçlar elde ediliyorsa,
örneğin, seçimleri
Hitler kazanıyorsa, bizdeki gibi şaşmaz bir biçimde karşıdevrim
(feodalizm, şeyhlik
ve ağalık düzeni, ortaçağ) her seferinde üstün geliyorsa, iyi,
güzel ve doğru olan
hep kaybediyorsa, bunun neresi demokratik? Türkler olarak bununla iftihar
edebilir miyiz? Bununla iftihar etmek için saf ya da aptal, ya da
mazoşist olmak
gerekmez mi ?
Kasten cahil bırakılmış
bir halkın her zaman karşıdevrimi kazandırıp ülkeyi yeni
bir Sevr ile
karşılaşmak tehlikesine sokması kabul edilemez. Değişik parti adları,
değişik parti önderleri de olsa, hep onun kazanıyor olması,
karşıdevrimin diktatörlüğü
sayılmalıdır. Tek parti yönetimi Türkiye'yi yükseltip kalkındırmışken,
bizde uygulanan çok-partili dizge, yani karşıdevrim diktatörlüğü
Türkiye'yi batırıyor. Bu,
yasalara uygun
olabilir, ama meşru mudur? Sanırım bizdeki çok-partili dizge çoktan
iflas etmiş bulunuyor. Türkiye daha da büyük bir felaketten kurtulacaksa
Atatürk Devrimi
yoluna girmekten başka çaresi yoktur. 0 zaman ya Atatürk dönemindeki ya
da bugünkü
Çin'deki gibi tek parti yönetimi olacaktır ya da karşıdevrim partilerine
kapalı bir
çok-partili dizge... Tek parti olacaksa tabii ki parti içi demokrasi,
özgür basın,
örgütlenme özgürlüğü, insan haklarına saygı olmalıdır.
Fakat bu aşamada
bizdeki çok-partili düzeni eleştirmekle yetinemeyiz. CHP'yi de
masaya yatırmak zorundayız. Önce bir saptama:
Devrimi Atatürk yaptı, CHP değil. CHP
hemen hemen herkesin üye olabileceği,
yurttaşların siyaseti öğrenmeleri için kurulmuş,
bir çeşit okuldu. CHP, önderi kim
oluşsa olsun, onu alkışlayan bir örgüt olmuştur.
Çok-partili dizgeye geçme kararını da
CHP değil, İnönü aldı. Ve bu, o zamana kadar
Devrimin büyük adamı olan İnönü'nün
çok büyük yanlışı olmuştur. Bugünkü feci durumumuzun
sorumlusu, ne yazık ki İnönü'dür. O uğursuz kararla birlikte İnönü,
dönüşüm geçirerek bambaşka
bir adam olmuş, karşıdevrime ayak uydurmaya başlamıştır. Hasan Ali
Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı’ndan uzaklaştırılması bunun işareti
olmuştur. Bu Bakanlığa Köy
Enstitülerinin düşmanı Reşat Şemsettin Sirer gelmiş ve o da o canım
kurumu iğdiş etmiştir.
Halkevlerine çok-partili düzende sürebilecek sağlam bir statü
verilmemiş ve böylece bu olağanüstü
önemli aydınlanma kurumu karşıdevrim aslanlarının
önüne atılmış oldu. İnönü'nün diğer
karşıdevrimci davranışları, Tan yağmasına, sol
partilerin kapatılmasına, Dil ve Tarih-Coğrafya tasfiyesine en
azından seyirci
kalmasıydı. Böylece
İnönü 1950'den itibaren başlayacak olan Kısmî Karşıdevrim dönemine
yeşil ışık yakmış oldu.
CHP ondan sonra
Atatürk Devrimi dışında her şeyle uğraşmıştır. Örneğin İlk Hedefler
Beyannamesi, “ortanın solu” vb İnönü'den sonra da sosyal demokrasi,
demokratik sol
(DSP), değişim, “yeni sol” gibi fantezilerle uğraşıldı. CHP (ve DSP)
hiçbir zaman programına,
iktidar olursak Koy Enstitülerini, Halkevlerini yeniden kuracağız diye
yazmadı. 27 Mayıs’ta İnönü Hasan Ali
Yücel'i kendinden uzak tutmaya devam etti. Yani CHP
1945-1950 döneminde Atatürk
Devrimi’nin partisi olmaktan çıktı. Ama on yıllarca devrimcilerin,
ilericilerin pek çoğu CHP'nin peşini bırakmadılar. CHP'nin Atatürkçü bir
parti olmadığını yıllarca
itiraf etmediler, edemediler. Gerçekten Atatürkçü bir parti kurma
işine girişmediler. Şimdi görüyoruz ki, 1950'den bu yana CHP karşıdevrim
diktatörlüğünün figüranı, garnitürü
olma işlevini yüklenmiştir.
Bu düzende figüranlık yaparak çok-partili
dizge “hamamının” namusunu kurtarmıştır. Böylece 'demokraside'
yaşadığımızı sanmışızdır,
sevindirik olmuşuzdur, gururlanmışızdır.
Şeriat bugün Çankaya'yı ele geçirdiğine göre işin şakası artık
kalmamıştır.
Yıllardır, Atatürkçüler bana "ne yapmalıyız?" diye sorduklarında, her
gün Cumhuriyet alıp okumak, ADD, ÇYDD, Cumok gibi Atatürkçü örgütlere
üye olup etkin olarak oralarda
çalışmak gerekir diyordum. Şimdi bunlara ek olarak Atatürkçülerin
bizdeki işleyişiyle
çok-partili dizgenin karşıdevrim diktatörlüğü olarak gerçekleştiğinin,
bu bakımdan meşruiyetinin
olamayacağının bilincini geliştirip yaymaları gerekir diye düşünüyorum.
Durum vahimdir. 1950'den
bu yana gelen Kısmî Karşıdevrim düzeni artık şeriatçı
partinin tam iktidar olmasıyla Tam
Karşıdevrime dönüşmeye ("İran olmaya")
hazır görünüyor. Tarihsel bir noktadayız. Hepimizin de tarihsel
sorumlulukları var. Şimdi bu
gidişi önleyebilecek, Atatürk Devrimini yeniden iktidar yapmakta rol
oynayabilecek başlıca aktörleri görelim.
1. Ordu: Atatürk,
Devrimi orduya, ordunun kazandığı Büyük Zafere dayanarak yaptı.
Türkiye'yi karşıdevrimden koruyacak,
Atatürk Devrimini yeniden canlandıracak kuvvetlerin
en başında ordu gelmektedir. "Türkiye'de ordu siyasete karışmamalı,
kışlasında oturmalıdır" diyen
her sivil ya da asker, kendisi kabul etmese de Karşıdevrimci bir
konumdadır. Türkiye gibi ortaçağ ile hesabını henüz kapatamamış ve
devrimci bir orduya
sahip bir ülkede ordunun siyasete karışması çok doğal ve gerekli bir
şeydir.
Ordunun siyasete karışması çeşitli biçimlerde olabilir. 27 Mayıs ve 12
Eylül'de
olduğu gibi tanklarla ve silahlarla olabilir. 12 Mart'taki gibi
andıçlarla, 28 Şubat'taki
gibi
sistematik bilgilendirme ve ikna kampanyalarıyla olabilir. II.
Meşrutiyetteki
gibi
ordunun sivil-askerî devrimci bir Örgütün etkisi altına girmesiyle
olabilir.
Yani, en sertinden en yumuşağına, pek çok seçenek söz konusudur.
Yanlış anlamalara yol açmamak için hemen belirtmek gerekir: Burada 12
Eylül ve
12
Mart'tan söz edilmesi kesinlikle o iki müdahalenin çizgi ve
uygulamalarını onaylama
anlamında değildir. Yalnızca müdahalenin biçimine işaret edilmektedir.
0 iki olayda
ne
yazık ki
ordu
aldatılmış ve Karşıdevrime alet olmuştu.
2. Yargı:
Yargının elinde Atatürk Devrimi çizgisinde oluşturulmuş pek çok yasa
vardır. Ama bunları hayata geçirmek için Atatürkçü kafası ve yüreği olan
hukukçular
gereklidir. Örneğin, Vural Savaş, Sabih Kanadoğlu gibi yiğit
hukukçular...
3. Üniversiteler:
Öğretim kadrolarıyla, öğrencileriyle Atatürkçü tavır almalıdırlar.
4. Öğretmenler:
Subaylar gibi öğretmenler de Atatürk Devriminde stratejik önem
taşıyan bir kesimdir. Onlara da büyük görevler düşmektedir.
5. Parti ve örgütler:
CHP gibi karşıdevrim diktatörlüğünün figüranlığını yapan,
fakat karşıdevrimci olmayan partilerin, başlarındaki Devrime boş veren
yönetimlerini bir
yana iterek devrimci çizgiye gelmeleri gerekir. ADD, Cumhuriyet
Kadınları, Cumok gibi örgütler
olumlu ve önemli çabalarını artırarak sürdürmelidirler. İlhan Selçuk,
Tuncay Özkan gibi yiğitlerin
bulunduğu Cumhuriyet, Kanaltürk türünden iletişim kurumları
da...(???)
Cumhuriyet Mitinglerinin haykırdığı en doğru ve önemli sloganların
başında
"Ne AB, ne ABD, tam bağımsız Türkiye"nin bulunduğu unutulmamalıdır.
Bugünkü koşullarda
hâlâ Türkiye'nin AB üyesi olmasını, ABD'ye yaranmasını isteyenler
Atatürkçü sayılamazlar.
Çünkü emperyalizm olgusunu görmezden gelmektedirler. Gözü
görenler biliyor ki
karşıdevrim gücünü çok
büyük ölçüde emperyalizmden almaktadır. Fethullah Hoca’nın
yıllardır ABD'de oturuyor olması
bunun canlı kanıtıdır.
Teori Ekim 2007
Sayısından.
|