16.11.2007


 

 


  

Ne yazık ki bir kez daha haklı çıktım


Sina Akşin

 Bir  süredir diyordum ki, 1950'den bu yana Türkiye'nin “tunç yasası” ülkemizdeki çok-partili dizgede (sistemde) şeyhlerin ve ağaların (Yani onların desteklediklerinin) mutlaka seçimleri kazanmalarıdır. Buna karşın,   Cumhuriyet Mitinglerinin olağanüstü başarısı ve coşkusu karşısında ben bile biraz umuda kapılmıştım.

Yazın sıcağında eşimle birlikte gidip gelme yaklaşık 1500 kilometre yol teperek tatil yerin­den Ankara'ya oy vermeye geldik. 0 iyimserlikle CHP'nin iktidar olması halinde “eski tas, eski hamam” olmasın diye onun denetlenmesi,  zorlanması gerektiğini yazdım. 0 hava içinde karşıdevrim bile onca gücüne karşın karşı-mitingler düzenlemeye cesaret edemedi, ama Batı emperyalizmi ile   birlikte diş gıcırdatarak rövanşın 22 Temmuz’da alınacağını duyurdular.  Heyhat! Haklı çıktılar... Ama bu arada unutmayalım ki, AKP'ye  oy veren kullar kuru kalabalıktır, Cumhuriyet Mitinglerine katılan yurttaşlarının “tırnağı olamazlar.”

Türkiye’nin temel çelişkisi, Atatürk Devrimi ve Karşıdevrim arasındaki çelişkidir. Gerisi ikincildir. Atatürk Devrimi şıklık olsun,  hoşluk olsun diye yapılmadı. Batı’nın Sevr ile ilk kez açıkladığı "Sizi Rumeli'den attık, şimdi de Anadolu'dan atıyoruz" diye vurguladığı hedefinin hiçbir zaman gerçekleşmemesi için, Türk insanı Anadolu ve Doğu Trakya'da kalabilsin diye yapıldı. Oysa 1950'den bu yana karşıdevrimin hep iktidar olması yeni bir Sevr tehlikesini canlandırdı. Devrimin yarattığı, pırlanta gibi hızla gelişmekte olan bir Türkiye yerine, tarımı, hayvancılığı çökertilmiş, eğitim ve kültürü sabote edilerek (Halkevleri ve Halkodalarının, Köy Enstitülerinin kapatılması) tahrip edilmiş, bilim ve üniversite hayatı güdük bıraktırılmış,   hümanistleri, sanatçıları horlanmış, kazanç uğruna kıyıları,  ormanları,  kentleri,   tarihi talan edilmiş, insanlarının çok büyük bir kesimi tarikat karanlığında boğulmuş, dişten tırnaktan artırılarak oluşturul­muş kamu malvarlığı satıp savılmış, kadınlarının pek çoğu ortaçağ kurallarının kahredici yumruğu altına sokulmuş,  yolsuzluk, hukuksuzluk ve borca batırılmış, bağımsızlığını önemli ölçüde yitirmiş, terörün kucağında, Batı emperyalizminin tam bir şamar oğlanı olmuş  (örneğin, soykırım dayatmaları, çuval geçirme olayı) bir Türkiye ortaya çıktı.

Ne uğruna? Yanlış olarak demokrasiyle özdeş sandığımız bir çok-partili dizge uğruna. Oysa demokrasi o değil ki. Demokrasi eşitlik ve özgürlük demektir. Çok-partili dizge, birden çok partinin, basın özgürlüğünün, dürüst seçimlerin varlığı demek. Yani, bu demokrasi değildir, bir mekanizmadır. Koşullara göre,   demokrasiye hizmet edebilir de, etmeyebilir de. Seçimlerde eşitlik ve özgürlüğe aykırı sonuçlar elde ediliyorsa, örneğin, seçimleri Hitler kazanıyorsa, bizdeki gibi şaşmaz bir biçimde karşıdevrim (feodalizm,   şeyhlik ve ağalık düzeni, ortaçağ) her seferinde üstün geliyorsa, iyi, güzel ve doğru olan hep kaybediyorsa, bunun neresi demokratik? Türkler olarak bununla ifti­har edebilir miyiz? Bununla iftihar etmek için saf ya da aptal, ya da mazoşist olmak gerekmez mi ?

Kasten cahil bırakılmış bir halkın her zaman karşıdevrimi kazandırıp ülkeyi yeni bir Sevr ile karşılaşmak tehlikesine sokması kabul edilemez. Değişik parti adları, değişik parti önderleri de olsa, hep onun kazanıyor olması,   karşıdevrimin diktatörlü­ğü sayılmalıdır. Tek parti yönetimi Türkiye'yi yükseltip kalkındırmışken, bizde uygulanan çok-partili dizge, yani karşıdevrim diktatörlüğü Türkiye'yi batırıyor. Bu, yasalara uygun olabilir, ama meşru mudur? Sanırım bizdeki çok-partili dizge çoktan iflas etmiş bulunuyor. Türkiye daha da büyük bir felaketten kurtulacaksa Atatürk Devrimi yoluna girmekten başka çaresi yoktur. 0 zaman ya Atatürk dönemindeki ya da bugünkü Çin'deki gibi tek parti yönetimi olacaktır ya da karşıdevrim partilerine kapalı bir çok-partili dizge... Tek parti olacaksa tabii ki parti içi demokrasi, özgür basın, örgütlenme özgürlüğü, insan haklarına saygı olmalıdır.

Fakat bu aşamada bizdeki çok-partili düzeni eleştirmekle yetinemeyiz. CHP'yi de masaya yatırmak zorundayız. Önce bir saptama: Devrimi Atatürk yaptı,   CHP değil. CHP hemen hemen herkesin üye olabileceği, yurttaşların siyaseti öğrenmeleri için kurulmuş, bir çeşit okuldu. CHP, önderi kim oluşsa olsun,   onu alkışlayan bir örgüt olmuştur. Çok-partili dizgeye geçme kararını da CHP değil, İnönü aldı. Ve bu, o zamana kadar Devrimin büyük adamı olan İnönü'nün çok büyük yanlışı olmuştur. Bugünkü feci durumumuzun sorumlusu, ne yazık ki İnönü'dür. O uğursuz kararla birlikte İnönü, dönüşüm geçirerek bambaşka bir adam olmuş, karşıdevrime ayak uydurmaya başlamıştır. Hasan Ali Yücel'in Milli Eğitim Bakanlığı’ndan uzaklaştırılması bunun işareti olmuştur. Bu Bakanlığa Köy Enstitülerinin düşmanı Reşat Şemsettin Sirer gelmiş ve o da o canım kurumu iğdiş etmiştir. Halkevlerine çok-partili düzende sürebilecek sağlam bir statü verilmemiş ve böylece bu olağanüstü önemli aydınlanma kurumu karşıdevrim aslanlarının önüne atılmış oldu. İnönü'nün diğer karşıdevrimci davranışları, Tan yağmasına, sol partilerin kapatılmasına, Dil ve Tarih-Coğrafya tasfiyesine en azından seyirci kalmasıydı. Böylece İnönü 1950'den itibaren başlayacak olan Kısmî Karşıdevrim döne­mine yeşil ışık yakmış oldu.

CHP ondan sonra Atatürk Devrimi dışında her şeyle uğraşmıştır. Örneğin İlk Hedef­ler Beyannamesi, “ortanın solu” vb İnönü'den sonra da sosyal demokrasi,   demokratik sol (DSP), değişim, “yeni sol” gibi fantezilerle uğraşıldı. CHP (ve DSP) hiçbir zaman pro­gramına, iktidar olursak Koy Enstitülerini, Halkevlerini yeniden kuracağız diye yazma­dı. 27 Mayıs’ta İnönü Hasan Ali Yücel'i  kendinden uzak tutmaya devam etti. Yani CHP 1945-1950 döneminde Atatürk Devrimi’nin partisi olmaktan çıktı. Ama on yıllarca devrim­cilerin, ilericilerin pek çoğu CHP'nin peşini bırakmadılar. CHP'nin Atatürkçü bir parti olmadığını yıllarca itiraf etmediler, edemediler. Gerçekten Atatürkçü bir parti kurma işine girişmediler. Şimdi görüyoruz ki, 1950'den bu yana CHP karşıdevrim diktatörlüğünün figüranı, garnitürü olma işlevini yüklenmiştir. Bu düzende figüranlık yaparak çok-par­tili dizge “hamamının” namusunu kurtarmıştır. Böylece 'demokraside' yaşadığımızı sanmışızdır, sevindirik olmuşuzdur, gururlanmışızdır.

Şeriat bugün Çankaya'yı ele geçirdiğine göre işin şakası artık kalmamıştır. Yıllardır,  Atatürkçüler bana "ne yapmalıyız?" diye sorduklarında, her gün Cumhuriyet alıp okumak, ADD, ÇYDD, Cumok gibi Atatürkçü örgütlere üye olup etkin olarak oralarda çalışmak gerekir diyordum. Şimdi bunlara ek olarak Atatürkçülerin bizdeki işleyişiyle çok-partili dizgenin karşıdevrim diktatörlüğü olarak gerçekleştiğinin, bu bakımdan meşruiyetinin olamayacağının bilincini geliştirip yaymaları gerekir diye düşünüyorum.

Durum vahimdir. 1950'den bu yana gelen Kısmî Karşıdevrim düzeni artık şeriatçı partinin tam iktidar olmasıyla Tam Karşıdevrime dönüşmeye ("İran olma­ya") hazır görünüyor. Tarihsel bir noktadayız. Hepimizin de tarihsel sorumlulukları var. Şimdi bu gidişi önleyebilecek, Atatürk Devrimini yeniden iktidar yapmakta rol oynayabilecek başlıca aktörleri görelim.

1. Ordu: Atatürk, Devrimi orduya, ordunun kazandığı Büyük Zafere dayanarak yaptı. Türkiye'yi karşıdevrimden koruyacak, Atatürk Devrimini yeniden canlandıracak kuvvet­lerin en başında ordu gelmektedir. "Türkiye'de ordu siyasete karışmamalı, kışlasında oturmalıdır" diyen her sivil ya da asker, kendisi kabul etmese de Karşıdevrimci bir konumdadır.  Türkiye gibi ortaçağ ile hesabını henüz kapatamamış ve devrimci bir orduya sahip bir ülkede ordunun siyasete karışması çok doğal ve gerekli bir şeydir.

Ordunun siyasete karışması çeşitli biçimlerde olabilir. 27 Mayıs ve 12 Eylül'de olduğu gibi tanklarla ve silahlarla olabilir. 12 Mart'taki gibi andıçlarla, 28 Şubat'taki gibi sistematik bilgilendirme ve ikna kampanyalarıyla olabilir. II. Meşrutiyetteki gibi ordunun sivil-askerî devrimci bir Örgütün etkisi altına girmesiyle olabilir. Yani, en sertinden en yumuşağına,  pek çok seçenek söz konusudur.

Yanlış anlamalara yol açmamak için hemen belirtmek gerekir: Burada 12 Eylül ve 12 Mart'tan söz edilmesi kesinlikle o iki müdahalenin çizgi ve uygulamalarını onaylama anlamında değildir. Yalnızca müdahalenin biçimine işaret edilmektedir.  0 iki olayda ne yazık ki ordu aldatılmış ve Karşıdevrime alet olmuştu.

2. Yargı: Yargının elinde Atatürk Devrimi çizgisinde oluşturulmuş pek çok yasa vardır. Ama bunları hayata geçirmek için Atatürkçü kafası ve yüreği olan hukukçular gereklidir.  Örneğin, Vural Savaş, Sabih Kanadoğlu gibi yiğit hukukçular...

3. Üniversiteler: Öğretim kadrolarıyla, öğrencileriyle Atatürkçü tavır almalı­dırlar.

4. Öğretmenler: Subaylar gibi öğretmenler de Atatürk Devriminde stratejik önem taşıyan bir kesimdir. Onlara da büyük görevler düşmektedir.

5. Parti ve örgütler: CHP gibi karşıdevrim diktatörlüğünün figüranlığını yapan, fakat karşıdevrimci olmayan partilerin, başlarındaki Devrime boş veren yönetimlerini bir yana iterek devrimci çizgiye gelmeleri gerekir. ADD, Cumhuriyet Kadınları, Cumok gibi örgütler olumlu ve önemli çabalarını artırarak sürdürmelidirler. İlhan Selçuk, Tuncay Özkan gibi yiğitlerin bulunduğu Cumhuriyet,  Kanaltürk türünden iletişim kurum­ları da...(???)

Cumhuriyet Mitinglerinin haykırdığı en doğru ve önemli sloganların başında "Ne AB, ne ABD, tam bağımsız Türkiye"nin bulunduğu unutulmamalıdır. Bugünkü koşullarda hâlâ Türkiye'nin AB üyesi olmasını, ABD'ye yaranmasını isteyenler Atatürkçü sayılamaz­lar.  Çünkü emperyalizm olgusunu görmezden gelmektedirler. Gözü görenler biliyor ki karşıdevrim gücünü çok büyük ölçüde emperyalizmden almaktadır. Fethullah Hoca’nın yıllardır ABD'de oturuyor olması bunun canlı kanıtıdır.

 

Teori Ekim 2007 Sayısından.

 

 

 


<Anasayfa