|
Değerli Arkadaşlarımız, |
İstanbul,
09.11.2007
|
Ekte sunduğumuz
araştırma 2 yıl önce yitirdiğimiz değerli Usta Attila İlhan' ın
sağlığında yayımlanmasına önayak olduğu "Bir Millet Uyanıyor" kitabında
çıkmıştır.
Birçoğunuzun
okumamış olduğunu ya da metni gereken ilgiyle irdelememiş olduğunu
sanıyoruz.
Zorlukları artan
koşullarda, Cumok'un Türkiye toplantısına giderken "ulusalcılık,
aydınlanmacılık ve emekten yana halkçılık" bağlamında konulara biraz
daha derinden yaklaşan bir topluluk olmaya çalışmamızın gereğini
anımsatarak bazı yazıları Sizlere iletiyoruz. Bunları izleyebilmek için
e-postanızı sık sık denetleyiniz lütfen.
Türkiye'nin 60 yıl
kadar önce başlayan Emperyalizmce yeniden teslim alınmasının tarihine
dalıyoruz. Beylik sözler ve klişelerle değil zihinlerde kirlilik
yaratılarak oluşturulan sözde bilimsel, özde ise psikolojik savaş
yollarına döşenmiş taşları sökerek yolumuz açmaya çalışıyoruz. Kendi
kirletilmiş gerçeğimizi gün ışığına çıkararak ulusal dayanaklarımızı
yaratarak İkinci Ulusal Kurtuluş Savaşımımızı yürüteceğiz.
1950 de Türkiye de
bir karşıdevrim başlatıldı, giderek derinleşiyor ve kökleşiyor. Bunun
dayanakları içerde, dışarda üretildi. Asılsız belgeler resmileştirildi.
Daha sonra tüm
kitaplarda dayanak metin oldu.Öyle ki artık Türk dış politikasının
Amerikancılaşmasını temelleri Türk Kurtuluş Savaşının ve Devriminin
Önderinin adı kullanılarak sağlandı. 1946 ile birlikte Emperyalizmin
başlattığı "Soğuk Savaş", Sovyetlerin etrafına kurulacak piyon
ülkelerden oluşmuş NATO ve o ülke halklarının yeşil kuşağın halkalarını
oluşturması planı adım adım gerçekleştirildi.Burada kilit ülke olan
Türkiey özel önemi gereği sıkıca yakalanarak hareket edemez hale
getirildi.
ABD de Rosevelt
Başkan iken 1929 büyük ekonomik krizine karşı halkına sosyal politikalar
ve "new deal" yeni paylaşımı uygularken; dış politikada dünyada
emperyalizmi değil de "isolation" kendi içine dönme rüzgarları eserken,
Mc Arthur ve benzerlerinin sosyalizmin kurulduğu ülkeyi çeviren ülkeleri
ziyaret ederek Sovyetler Birliği'nin çevresine bu kuşağın nasıl
kurulacağını planlandığını görüyoruz. Atatürk ile 1932 Eylül'ünde
yapılan görüşmenin 1951 yılında uydurulmuş, belgesi olmayan bir yalanla
süslenerek Türkiye'nin teslim alınmasının yolunun nasıl açıldığını
anlatmaya çalışıyoruz. Önceki gönderimizde varlığını sunduğumuz
" Sovyetler Türkiye'den toprak istedi" yalanı gibi bu da Türkiye'yi
emperyalizmin kucağına taşımanın ve Türklerin Ulusal Gururunun
terkedilmesinin, emperyalizme teslimiyetin araçlarından biri oldu.
"Kendi başına bağımsız yaşayamayız, mutlaka güçlü bir dost kucağa
oturmalıyız" fikrini yaygınlaştırmanın araçları olarak bu sahte deliller
ve tehlikeler üretildi. Hem de Mustaf Kemal Paşa'nın söylemediği sözler
uydurularak!
Hepinizin derinliğine kavrayarak okumanızı, tartışmanızı ve
okuduklarınızı Halkımızla en yaygın biçimde paylaşmanızı dileriz.
Saygı ve dostlukla,
Namık Kemal Boya
Atatürk - Mac Arthur
Görüşmesi’nin İçyüzü...
Büyük Tahribat Yaratan Bir
Soğuk Savaş Yalanı
Cüneyt Akalın
Atatürk ile ABD Kara Kuvvetleri Komutanı orgeneral Douglas Mac Arthur
arasında
27 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda gerçekleşen
görüşmede tarafların savundu-
ğu savları yansıttığı varsayılan metnin,
kuşkuları çekecek pek çok tutarsızlıkla dolu
olduğu uzmanların dikkatini çekmişti. ABD eski
başkanı William Clinton’un görev
süresi sona erdikten sonra 2001’de geldiği İstanbul’da,
Dolmabahçe Sarayı’nda
“yemeğe 1000 $ ödeyen seçkin bir davetli topluluğu önünde „
yaptığı konuşmada adı
geçen görüşmeye göndermede bulunması, dahası o görüşmede
savunulduğu öne
sürülen düşünceleri analizinin temeline oturtması beni hızla
harekete geçmeye zorladı.
Ve tespitlerimi önce Cumhuriyet okurları ile sonra Mülkiye
Dergisi’nde yurttaşlarımla
paylaştım. (Aslına bakılırsa adı geçen yazı yayımlanmasından iki
yıl önce yazılmış an-
cak Ankara Üniversitesi İnkılap Tarihi Enstitüsü’nün
çekmecesinde hapsolup kalmış-
tı.) Bu metnin varlığını/ doğruluğunu irdeleme çabamın nedeni,
bilimsel merakın
ötesinde, ülkeme duydum sorumluluktur. Çünkü bu metin varoluş
sorununu gizliyor.
Türk Dış Politikasının II. Dünya Savaşı sonrası dönemde
itildiği/sürüklendiği
macerada birçok politikacı, tıpkı Clinton gibi, kendi Amerikancı
düşüncelerini
Atatürk’ün o görüşmesine dayandırmaya çalışıyor.
Oysa, böyle bir metin mevcut değil.
Ortalıkta dolaşan ne idüğü belirsiz metin 1951’de
Münih’te kimin tarafından yayımlandığı dahi belli olmayan Kafkasya
adındaki bir dergiden alınmış. Türkiye’nin dış politikadaki Amerikancı
tercihleri o günden beri Atatürk-Mac Arthur görüşmesinden yola çıkarak
temellendiriliyor.
Okur bu yazıyı hem bir gerçeği arama çabası
olarak okumalı, hem de bir isyan çığlığı olarak almalı;
Soğuk Savaş yalanlarından birine karşı bir isyan çığlığı.
Mustafa Kemal Atatürk’ün dönemin
Amerikan Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Douglas Mac Arthur’la
1932 yılının 27 Eylülünde İstanbul’da yap- tığı görüşme, Cumhuriyet
tarihimizin en ilginç uluslararası temaslarından
biridir. Atatürk bu görüşmede General Mac Arthur’a uluslararası
siyasal gelişmeler hakkındaki görüşlerini ve kestirimlerini (tahmin)
anlatmıştı. Daha doğrusu bunun böyle olduğu öne sürülüyor. Öne
sürülüyor, diyoruz çünkü bu tarihsel görüşmenin belgesi mevcut
değildir.(abç) Söz konusu metin, kimin kaleminden çıktığı belli
olmayan bir “Soğuk Savaş propagandası metni”dir. *
- - - - - - - -
* “Atatürk” adlı yapıtın yazarı Andrew
Mango ve Akdeniz Üniversitesinden Dr. Necdet Ekinci de benimle aynı
kanıyı paylaşıyorlar.
Atatürk-Mac Arthur Görüşmesi ve
İddialar :
Ortalıkla dolaşan, 27 Eylül 1932’deki
tarihi görüşmeyi yansıttığı iddia edilen metine göre, “Avrupa’nın
vaziyeti hakkında” ne düşündüğünü soran Mac Arthur’a Atatürk şu
karşılığı verir.
“Dün olduğu gibi yarın da
Avrupa’nın mukadderatı Almanya’nın alacağı vaziyete bağlı bulunacaktır.
Fevkalade bir dinamizme malik olan bu 70milyonluk çalışkan ve
disiplinli millet, üstelik milli ihtiraslarını kamçılayabilecek siyasi
bir cereyana kendisini kaptırdı mı, ergeç Versailles Muahedesinin
tasfiyesine girişecektir” (*)
Atatürk, Almanya’nın İngiltere ve Rusya
hariç olmak üzere bütün
Avrupa kıtasını işgal edebilecek bir
orduyu kısa zamanda teşkil edebileceğini, harbin 1940-45 seneleri
arasında başlayacağını, Fransa’nın kuvvetli bir ordu yaratmak için lazım
gelen özellikleri artık kaybettiğini, İngiltere’nin adalarını muhafaza
etmek için bundan sonra Fransa’ya güvenemeyeceğini söyler. İtalya’ nın
Mussolini yönetiminde kalkındığına ancak İtalyan liderin Sezar rolünü
oyna- maya kalkışabileceğine dikkat çeken Atatürk sözü Sovyetler’e
getirir(*):
“Avrupa’da vukubulacak bir harbin
başlıca galibi ne İngiltere ne Fransa ne de Almanya’dır, sadece
Bolşevizmdir.(abç)
Rusya’nın yakın komşusu ve bu memleketle en çok harp etmiş bir millete
olarak, biz Türkler orada cereyan eden hadiseleri yakından takib ediyor
ve tehlikeyi
bütün çıplaklığıyla görüyoruz.
Uyanan şart milletlerinin zihniyet-
lerini mükemmelen istismar eden,
onların milli ihtiraslarını okşa-
yan ve kinleri tahrik etmesini
bilen Bolşevikler yalnız Avrupa’yı
değil, Asya’yı da tehdit eden
başlıca kuvvet halini almışlardır.”
Sözün Asya’ya gelmesi üzerine General
Mac Arthur söz alır :
“, Avrupa’da başlayacak bir
harp behemahal Asya’ya da sirayet
edecektir. Büyük devletlerin
Avrupa’daki meşguliyetlerini Japonya,
Asya’daki emellerini tahakkuk
ettirebilmek için bir fırsat addedecektir.
Amerika buna şüphesiz bigane
kalamayacaktır….Rusya ile mütefiken
yapacağımız bir harp Avrupa
meselelerini olduğu gibi Asya meselelerini de halletmekten çok uzak
kalacaktır…. Asya Rusya’nın nüfuzu altına girdiği gün, dava Bolşevizm
için halledilmiş olacaktır. Ruslar, Asya’da büyük bir faaliyet
gösteriyorlar. Bugün Çin’in mühim bir kısmı komünist ajanların kontrolü
altında bulunmaktadır.(*)
Mac Arthur’u dikkatle dinleyen
Atatürk, konuk generalin sözlerini bitirmesi üzerine gülerek şöyle
der:
“Görüşlerimizde tam bir
mutabakat var. Fakat temenni edelim ki,
vaziyeti biz yanlış görelim”
(*)
- - - - -- - - - - - - - -
(*) Kaynak: Kafkasya Dergisi, Münih, Ağustos 1951
Kafkasya Dergisindeki yazı, görüşmeyi yansıtmakla yetinmiyor, General
Mac Arthur’u överek, üstelik generalin o sıralarda (1951 yılı) süren
Kore Savaşındaki performansını yücelterek sona eriyor:
“…Bu
muzaffer komutanın Kore Harbi hakkındaki siyasi nokta-i
nazarını diplomatlar ve devlet adamları
muvacehesinde bu kadar şiddet, inat ve emniyetle neden müdafaa ettiği
şimdi daha iyi anlaşılıyor. “
Bu görüşmeden akılda kalan
(M. Kemal’e atfedilen) belli başlı yargılar şunlardır:
* Almanya savaş çıkaracaktır.
* Savaşın galibi Bolşevizm
olacaktır (Dikkat! Sovyetler Birliği değil)
* Uyanan Şark’ı istismar eden
Sovyetler sadece Avrupa’yı değil Asya’yı da tehdit eden başlıca güç
haline gelmiştir.
General Mac Arthur’a atfedilen belli
başlı yargılar ise şunlardır: )
* Rusya ile (savaşta) ittifak yapmak
sakıncalıdır.
*
Ruslar, Asya’da büyük bir faaliyet
gösteriyorlar.
*
Çin’in mühim bir kısmı komünist
ajanların kontrolü altındadır.
Bu yargıların ifade edilmiş
olma olasılığını ve öngörü özelliklerini tartışmaya geçmeden önce
Kafkasya Dergisi’ni kısaca tanıyalım:
Görüşmeyi yayımlayan Kafkasya
Dergisi Neyin nesi?
Atatürk - General Douglas Mac Arthur
görüşmesinin metniyle ilk kez İstanbul’daki Amerikan Bilgi-Belge
Merkezi’nde karşılaştım. Metnin daktilo edilmiş bir örneği ortalıkta
dolaşıp duruyordu ama özgün kaynak yani yazıyı yayımlamış olan
Kafkasya dergisi ortalıkta yoktu. Dergi örneklerinin birkaç
Amerikan Üniversitesinde olduğunu öğrendim ve bunlara ulaşmak
için girişimlerde bulundum. Yıllarca sonuç alamadım.
Mensubu bulunduğum üniversitenin kütüphanesi, Kafkasya dergisinin
koleksiyonunun Kütüphanesinde bulunduğu University of Indiana’dan bu
belgeyi birkaç kez, resmen istedi. Hiçbir yanıt alamadım. Metnin bir
fotokopisinin Şakir Eczacıbaşı’nda olduğunu duyunca, kendisinden rica
ettim. Ondan bana ulaştırılan metin ne yazık ki ortalıkta dolaşan “ne
idüğü belirsiz” metnin ingilizcesiydi. Umudumu kesmek üzereydim ki,
Kadıköy’deki bir sahaf imdadıma yetişti. Bana Kafkasya’nın birkaç
sayısını getirdi. Bu çalışma, o dostun
yardımı olmasaydı gerçekleşemezdi.
İlk sayısı Ağustos 1951’de yayımlanan
KAFKASYA (Der Kaukasus) Dergisi düzensiz yaklaşık 15 sayı
çıkıyor. “Milli İstiklal Mefkuresini yayar, Aylık Mecmua” alt
başlığını taşıyan derginin mesul müdürü A. Kandemir. Kandemir ve
dergiyi çıkaranlar hakkında başka bir bilgi yok; Kimi siyasal liderler
(Resulzade gibi) in yazıları dışında, dergideki tüm yazılar takma adla
yazılmış. Üç dilde (Türkçe, İngilizce, Rusça) yayımlanan derginin
adresi: München 8, Steinstr. 40 dir. Derginin arka iç kapağında
Kafkasya Dergisinin “hariçteki mümessilleri” nin ad ve adresleri
veriliyor. Buna göre dergiyi; Amerika’da Bilatti, İngiltere’de A.
Sacchanowicz, Arjantin’de Kosireff ve Fransa’da Mr. Elekhoty temsil
ediyorlar.
Atatürk-Mac Arthur görüşmesi ilk kez bu
dergide, yazıyı derleyenin bile belli olmadığı bir dergide
yayımlanmış oluşudur. Tek işaret F.D. rumuzudur.
Derginin ilk sayısında esas
olarak şu yazılara yer veriliyor:
-
Kafkasya
-
Azerbeycan’a Hitap
-
Kafkasya’nın İstiklal Mücadelesi,
-
Kuzey Kafkasya’da Halkın Toplan İmhası
-
İki Emperyalizm
-
Moskova ve yabancı komünistler
-
Stalin’in “Yeniçerileri”
-
Atatürk ve Mac Arthur
-
Molotov ve Tito Düellosu
Derginin Kasım-Aralık 1951’de çıkan 4-5
sayısında yayımlanan “Kerensky’ nin Entrikaları” yazısında
önde gelen sağcı yazarlardan Kadircan Kaflı, Amerikalı yetkilileri
Kafkasya konusunda uyarıyor. Derginin adı geçen sayısında Mc Ghee’nin
Ankara elçisi olarak atanması da “memnuniyetle karşılanıyor”.
Derginin Ağustos 1952’de yayımlanan 13. sayısının başlığı ise “İki Blok
Arasındaki İslam Camiası”dır. Bu sayıda Tudeh Partisi (komünist) nin
desteği nedeniyle İran’ın milli lideri Musaddık’ın “Milli Cephe”sine
sataşmalar yer alıyor.
Kısacası, Kafkasya Dergisi her
yönü ile “Soğuk Savaş“ kokuyor.
Ünlü görüşmedeki düşüncelerin ülke
kamuoyuna mal oluşu ise Cumhuriyet aracılığıyla oluyor.
Cumhuriyet
gazetesi Kafkasya Dergisi’nde
çıkan Atatürk – Mac Arthur görüşmesini 8 Kasım 1951 günkü sayısında
alıntılıyor.
Hatalar zinciri birbirine
ekleniyor : Türk Tarih Kurumu bu görüşmeyi Cumhuriyet Gazetesi’den
alıntılayarak “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” içinde yayımlıyor.
(Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, Türk İnkılap Tarihi Enstitüsü
Yayınları, III, 1918-1937, s. 93-95).*
Sözün kısası,
Münih kentinin kuytu bir köşesinde
birkaç aklı evvel tarafından yazıldığı güçlü olasılık olan bir metin,
devletin resmi “İnkilap Tarihi” kurumlarınca allanıp pullanıp milletin
önüne konuyor.
- - - - - - - - - - - - -
* Görüşlerine
başvurduğum Prof. Şerafettin Turan şu açıklamayı yaptı:
“Türk Tarih Kurumu Yasası
yanılmıyorsam, 1942’de Hasan Ali Yücel’ in bakanlığı sırasında
çıkarılmıştı. Tek parti yönetimine uygun bir yasaydı. CHP’nin
temsilcisi, hükümetin temsilcisi vb vardı. 1950’de DP iktidar olunca,
eski yasa ihtiyaca yanıt veremez hale geldi. Yasa düzeltilemedi. Ve bir
tıkanıklık yaşandı. Söylev ve Demeçler’i “Türk İnkılap
Tarihi Enstitüsü” derledi. Bu enstitü A.Ü. Dil Tarih Coğrafya
Fakültesi’ne bağlıydı, imkanları sınırlıydı. Çalışma bir-iki arkadaşın
üzerine kaldı. Onlar da, kaynağını araştırmadan, varolanı derlemekle
yetinmişler. Hadi o zaman imkanlar kısıtlıydı vb; bugün geniş imkanları
olan kurumlar var. Aynı yanlışlıklar sürüyor. Buna ne demeli?” (
Özel Görüşme; 14.08.2000)
Gerçekten ne demeli, bilemiyorum.
Görüşme Metninin Sahteliğinin Öteki
Kanıtları
Kafkasya Dergisi’ni eline
alan, bir « Soğuk Savaş malzemesi » ile karşı karşıya olduğunu anında
kavrıyor. Ama bu kimileri için yeterli olmayabilir. Ben de öteki
olasılıkları elemek için çalışmayı derinleştirdim.
Öncelikle, Cumhurbaşkanlığı Genel
Sekreterliği’ne bir yazı yazarak, görüşmenin belgesinin
fotokopisini istedim. Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreterliğinden H.Bülent
Serim’in imzasını taşıyan 17.10.2001 tarihli yazıda « adı geçen
tutanağın Cumhurbaşkanlığı Arşivi’nde bulunmadığı » belirtiliyordu.
Şansımı, bir kez de 2002 baharında
Washington’da bulunan « American National Archives » (Amerikan Ulusal
Arşivi) de denedim. Görüşme tutanağı burada da mevcut değildir.
Son olarak ABD’nin Virginia Eyaleti
Norfolk kentindeki Mac Arthur Memorial’in ( Mac Arthur Vakfı) kapısını
çaldım. Burada çalışan arşiv görevlisi James Zobel görüşmenin
tutanağının kendilerinde mevcut olmadığını, çünkü Mac Arthur‘un
« kişisel yazışmalarının ve belgelerinin büyük bölümünün » Filipinlerde
savaş sırasında tahrip olduğunu bildirdi.
General Mac Arthur
Filipinler’de 1935- 1941 arasında bulunmuştu.
Bu bilgi üzerine tereddüt
kalmadı.
Kesin kanım şudur:
Atatürk-Mac Arhur görüşmeninin ortalıkta dolaşan metni sahtedir; Soğuk
Savaş propagandasından başka birşey değildir.
Atatürk-Mac Arthur görüşmesinin
analizine, daha doğrusu bu metni piyasaya sürenlerin olası hesaplarına
geçmeden tarafları biraz daha yakından tanımak zorunludur. Kimdir bu
Mac Arthur?
General
Mac Arthur Kimdir?
II. Dünya Savaşı’nın en
önemli komutanlarından biri olan, Japonya’nın teslim anlaşmasını
müttefikler adına imzalayarak ününe ün katan Amerikalı Orgeneral
Douglas Mac Arthur, genç yaşta orduya katıldı. Babası Filipinler’de
askeri valilik yapmış bir generaldi. Mac Arthur girdiği Orduda kısa
sürede sivrildi, I. Dünya Savaşı’nda savaştığı, ilk başarılarını
kazandığı Avrupa’da. dikkatleri üzerine çekti, ünlendi. I. Dünya
Savaşı’nda en çok madalya kazanan asker ünvanını elde etti.
Generalliğe yükseltildi. Savaştan sonra atandığı West Point Askeri
Akademisi’ndeki öğretmenlik yıllarının ardından çeşitli kademeler- de ve
bu arada Filipinler’de görev yaptı. Mac Arhur 1930’da Başkan Hoover
tarafından Kara Kuvvetleri Komutanlığı’na getirildiğinde, o güne
kadar bu göreve atanan en genç komutan (50) sıfatını kazandı.
Mac Arthur göreve geldiğinde
Büyük Depresyonun(Ekonomik Kriz) en kötü günlerini yaşayan Amerikan
halkı savaşa çok tepkiliydi. Mac Arthur Ordunun etkinliğini artırmak
üzere Kongre’yi ikna etmek için çok çaba göstermek zorunda kaldı.
Programını uygulamada ancak kısmen başarılı oldu. Büyük Depresyon Ordu
saflarında da büyük sıkıntılar yaratmış, yaralar açmıştı.
Kara Kuvvetleri Komutanı
olarak 5 yıl görev yapan Mac Arthur’un Savaş Gazilerinin Washington’da
düzenlediği bir hak arayışı gösterisini zorla bastırmada aktif rol
alması tepki çekti. Yaklaşık 15.000 gazinin bonoların ödenmesi için
düzenlediği gösteride polis etkisiz kalınca, Başkan Hoover başkentin
gazilerden temizlenmesi görevini General Mac Arthur’a vermiş,
üniformalı Mac Arthur, 28 Temmuz 1932’de yanında o sıralarda binbaşı
rütbesindeki D. Eisenhower olduğu halde komutayı eline almış ve
gazileri kentten söküp atmıştı. Bu, onun askeri bir diktatör olma
tehlikesini akıllara yerleştirdi.
1933 Martında göreve başlayan
F.D.Roosevelt döneminde bir süre daha görevini sürdüren Mac Arthur
1935’de görevini tamamlayarak ayrıldı. 1935-41 arasında Filipinler
Ordusuna danışmanlık yaptı, bir Filipinler savunma gücü oluşturmaya
çalıştı. Aralık 1937’de Ordudan emekli oldu. ABD 1941 sonunda savaşa
girince, özellikle Filipinler konusundaki tecrübesi nedeniyle Ordu’ya
çağrıldı. Filipinlerde Japonlara karşı başarılı bir geciktirme
harekâtını yönetti. Müttefiklerin, II. Dünya Savaşındaki Pasifik
Kuvvetlerine komuta eden Mac Arthur, Japonya’yı teslim alan kişi olarak
tarihe geçti. Ancak, Kore Savaşı sırasında, savaşı Çin’e
yaygınlaştırmak istemesi üzerine, ABD yönetimi ile çelişkiye düştü ve
Başkan Truman tarafından emekliye sevkedildi. Meslek yaşamının sonu
parlak noktalanmamış olsa da, Mac Arthur 20. Yüzyılın en önemli, en
ünlü askerlerinden biridir.
General Mac Arthur Türkiye’ye
neden geldi?
Mac Arthur Türkiye’ye neden geldi,
Atatürk’le görüşmeyi kim örgütledi?
1930’ların başında ABD-Türkiye
ilişkilerinin oldukça sınırlı olduğunu belirterek konuya girmek
gerekir. TC-ABD diplomatik ilişkileri de oldukça sıkıntılı başlamıştı.
Lozan Andlaşması’nın ABD Senatosundaki görüşmeleri sırasında, özellikle
Ermeni guruplarının ve Protestan Kilisesi’nin lobi çalışmaları
sonucunda, Antlaşma gerekli üçte iki çoğunluğu sağlayamadığı için
Senato’dan döner. Bu, Anayasa’ya göre, ABD’nin Türkiye’yi diplomatik
planda tanımama sonucunu doğurabilecek bir karardır. Ancak her iki
tarafın yöneticileri, duygularıyla değil, sağduyularıyla hareket
ederler. Türk tarafından Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik
Rüştü Aras ile Amerikan tarafından, Lozan görüşmelerine de katılmış olan
seçkin diplomat ( II Dünya Savaşı yıllarda dışişleri
bakan yardımcılığı yapan) Joseph Grew’nün yapıcı tavırları sonucunda,
ABD ve Türkiye 1927 yılında bir “modus vivendi” ile
birbirlerini tanırlar. T.C. o yıllarda dünya ülkeleri ile iyi
ilişkiler geliştirme, dünyaya açılma çabası içindedir, ABD ile
diplomatik ilişkiler bu çabanın bir halkasıdır.
ABD ve T.C.’nin birbirlerini
karşılıklı tanımaları, iki ülke ilişkilerinin tıkanmasının önüne geçer
ama, ikili ekonomik-siyasal ilişkilerde fazla bir canlılık yaratmaz.
I. Dünya Savaşı sonrası yeniden sarıldığı yalnızcılık
(infirat/isolation) politikası sonucunda kabuğuna çekilen ABD’nin,
Avrupa’ya ilgisi sınırlı kalır. Dahası, 1929 Büyük Dünya Bunalımı’nı
yarattığı dev sorunlarla boğuşan ABD’nin dikkati, esas olarak ülke
içine dönüktür.
Mac Arthur’un gezisinin
mimarlarından biri, ABD’nin Ankara Büyükelçisi Sherill olabilir.
Kendisi de asker olan ve Mustafa Kemal’e yakınlık duyan, Ankara’ da
geçirdiği iki yıl boyunca birçok kez Atatürk’le görüşen, Atatürk’ü
öven, yücelten kitaplar yazan elçi Sherill, ülkesi ile T.C. arasındaki
ilişkileri geliştirmeye çalışan ilginç bir şahsiyettir.
Avrupa’ya geziye çıkan Mac Arthur’un
Türkiye’ye gelmesi için nabız
yoklayan, düşüncesini Dışişleri bakanı
Tevfik Rüştü Aras ve Başbakan İsmet İnönü’ye açan elçi Sherill, Türk
tarafından olumlu yanıt alınca, 1 Temmuz 1932’de Washington’a şu
telgrafı çeker:
“General Mac Arthur’un öteki
başkentleri ziyaret ettikten sonra
Eylül sonunda İstanbul’a
gelebileceğini duyan Türkiye Cumhurbaşkanı, kendisini o tarihte
Yalova’daki ikametgahında kabulden memnun olacağını
belirtir “ (FRUS, 1932)
General Mac Arthur’un yanıtı Ankara’ya
6 Temmuzda ulaşır:
“Türk Cumburbaşkanına daveti en
seçkin kabul ettiğimi lütfen bildirin. Bu benim için, sadece kişisel
bir mutluluk kaynağı olmayacak, Amerikan ordusunun komutanı olarak
ülkesi için duyduğum saygı, hayranlık ve dostluk (comradship)
duygularımı ifade etmemi de sağlayacaktır.” (FRUS, 1932)
Ancak Elçi Sherill’in iyiniyetli
çabalarının tek başına bu buluşmayı
açıklaması zor görülmektedir. O halde
buluşmayı kim örgütlemişti? Yanıt aramayı olayı inceleyerek
sürdürelim.
Mac Arthur Türkiye’de
Avrupa’ya Eylül başında gelen Mac
Arthur Çekoslovakya, Polonya, Macaristan, Avusturya,
Romanya’yı* ziyaretin ardından Türkiye’ye gelir.
Romen bandıralı DACİA şilebi
ile 25 Temmuz 1932 öğle saatlerinde
İstanbul’a varan General Mac Arthur,
Galata Rıhtımında, aralarında İstanbul valisi ve garnizon komutanı
Korgeneral Şükrü Naili Paşa’nın da bulunduğu ilgililer tarafından
askeri törenle karşılanır. Karşılama sırasında Amerikan Milli Marşı
çalınır. (Cumhuriyet 26. 9. 1932) Galata’dan Pera-Palas Oteli’ne
geçen ve burada dinlenen General Mac Arthur, akşam, hükümetin kendisine
tahsis ettiği özel bir vagona binerek Ankara’ya hareket eder.
- - - - - - - - - - - - - -
* General Mac Arthur 7-13 Eylül
arasında Polonya’yı, 13-16 Eylül arasında Çekoslovakya’yı, 16-19 Eylül
arasında Macaristan’ı, 22-25 Eylül arasında Romanya’yı ziyaret ettikten
sonra İstanbul’a gelir.
Ankara’da Garda bir kez daha askeri
törenle karşılanan Mac Arthur,
Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa’yı ve
Savunma Bakanı ve Dışişleri Bakan vekilini ziyaret eder. Başbakan İsmet
İnönü bir yurtiçi gezisi için Gaziantep’de ve Meclis Başkanı Kazım Paşa
Ankara dışında oldukları için onlarla şahsen görüşemez. Zaten Mac
Arthur’un resmi muhatabı Mareşal Fevzi Çakmak’tır. Öğleyin Fevzi
Paşa’nın Halkevinde onuruna verdiği yemekte bir konuşma yapan Mac
Arthur özetle şunları söyler:
“…Amaçlarımız, özlemlerimiz, temel
özelliklerimiz birbirine benziyor. ...Esasta Türkiye ve ABD tam,
yürekten bir anlaşma içindedir”
Mac Arthur konuşmasının sonunda
kadehini “Türk Ordusunun ve onun ölümsüz lideri Gazi’nin onuruna”
kaldırır.
27 Eylül 1932 sabahı
İstanbul’a dönüşünde Haydarpaşa Garında bir kez daha vali ve garnizon
komutanı tarafından karşılanan Mac Arthur, Tokatlıyan Oteli’nde öğle
yemeğini yedikten sonra, 17.00’de Dolmabahçe’de Gazi tarafından kabul
edilir. Mac Arthur’ un yanında Elçilik işgüderi Shaw ve çevirmen
Orhan Tahsin bey vardır. İki liderin başbaşa görüşmeleri yarım saat
kadar sürer. daha sonra Gazi konuğunu Dolmabahçe’de toplantı halindeki
Türk Dil Kongresi’ne götürür. Mac Arthur yaklaşık bir saat kadar burada
kalır.
Yapılan kısa resmi açıklamada şöyle
denir:
“Reisicumhur Hazretleri Amerikan Genelkurmay Başkanını saat 5.00’de
kabul buyurmuşlardır. Jeneral saat 6.20’ye kadar Gazi ile birlikte
bulunduktan sonra Pera Palas’a geçmiştir.” (Cumhuriyet
28.9.1932)
Milliyet Gazetesi de Atatürk-Mac Arthur
Buluşması’nın 27 Eylül s.17.00’de başladığını, iki liderin baş başa
görüşmeden sonra Dil Kurultayı’na geçtiklerini, Mac Arthur’un Saray’dan
çıktıktan sonra Amerikan Sefaretinde şerefine verilen çayda hazır
bulunduğunu (Milliyet, 28 Eylül 1932) yazdığına göre, iki liderin
görüşmesinin çok uzun sürmediği anlaşılıyor.
Mac Arthur 28 Eylül çarşamba sabahı
Taksim Anıtı’na koyduğu çelenkte “Amerikan Silahlı Kuvvetlerinin
Gazi Mustafa Kemal’e ve Türk Ordusu’na duydukları büyük hayranlık ve
takdirlerinin bir nişanesi olarak…” ibaresi dikkati çeker.
(Cumhuriyet, 29.9.1932) O günü şehir turu yaparak geçiren, Mac Arthur,
akşam Semplon Ekspresi ile Paris’e hareket eder. Cumhuriyet, General
Mac Arthur’un izlenimleri hakkında şunları yazar:
“Jeneral Mac Arthur kendisine gösterilen
samimi konukseverlik ve tezahürattan pek memnun olmuş,
bilhassa yapılan askeri resmi geçitte müşahade ettiği intizam, inzibat
ve mükemmeliyetten dolayı hayranlık ve takdirlerini Genelkurmay Başkanı
Fevzi Paşa’ya tekrar tekrar ifade etmiştir.” (Cumhuriyet.
29.9.32)
Mac Arthur Neden Geldi?
Yaşamsal soru budur. Mac Arthur
Türkiye’yi neden ziyaret etti? Bu ziyaret bağımsız, tek başına bir
ziyaret midir?
30’u yılların başında Batı dünyası
başlıca iki uğraş içindeydi.
a)
ABD’de patlak veren ve sonraları dalga dalga dünyaya yayılan
ekonomik
buhrana son vermek, bu buhrandan
çıkmak.
b)
Sovyet tehdidini bertaraf etmek için çareler geliştirmek.
General Mac
Arthur’un bunlardan ikincisine kafa
yorduğu, Sovyetler Birliği’nin ideolojik-siyasal-askeri yayılmasına
karşı önlem almaya, fikir geliştirmeye çalıştığı, ilk akla gelen
olasılıktır.
Türk basınının aklını kurcalayan da bu
olasılıktır. Nitekim elçi Sherill,
Ağustos sonunda Washington’a gönderdiği
raporda buna değinir, basının, generalin gezinin Sovyetler’le sınırdaş
üç ülkeye (Polonya, Çekoslovakya, Romanya) yapıldığına, buna bir de
Türkiye’nin eklenmesinin dikkat çektiğini belirtir. Bu konuda benzer
kuşkular taşıyan başkaları da vardır. Milliyet’den Ahmet Şükrü Bey
(Esmer), Mac Arthur’un neden salt Sovyetler’ le sınırdaş olan ülkeleri
ziyaret ettiğini Elçi Sherill’e sorar. Cumhuriyet Gazetesi, Mac Arthur’
un Romanya’da “Dinyester’de Sovyet sınırını da ziyaret edeceğini”
bildirir. “Sovyet sınırını ziyaret” haberi elçi Sherill’i tedirgin
etmiş olacak ki, 26 Ağustos’da İstanbul’dan merkeze yazdığı raporda,
Dişişleri Bakanlığı Notu’nun Mac Arthur’dan “Ankara’ya ulaştığında
kabul edilecektir” diye söz edildiğini hatırlatarak, Dişişleri’nin
duyarlılığını vurgular ve generalin ziyaret ettiği ülkelerde Sovyet
sınırına gitmemesini önerir. (FRUS, 26 Ağustos 1932)
Mac Arthur’un ziyaretinin
Sovyet’lerle ilgi olabileceğini akla getiren bir başka öğe,
zamanlamasıdır. Ziyaretin yapıldığı Eylül 1932 sıraları Roosevelt’
in ABD başkanlık seçimi kampanyasının en ateşli günleridir ve
Roosevelt’in kampanyasının belli başlı dış politika konusu Sovyetler
Birliği’nin tanınmasıdır. (ABD Rooosevelt başa geçince 1933’de
SSCB’yi resmen tanıdı) Acaba Mac Arthur ABD’nin yeni politika
arayışlarını yerinde tespit etmek için mi geziye çıkmıştı?
Mac Arthur’u komutanlığa
atayan Hoover Cumhuriyetçi buna karşılık Roosevelt Demokrat idi.
Roosevelt ile Mac Arthur arasında bir yakınlık da yoktur. Öyleyse Mac
Arthur’un Türkiye ziyaretini Roosevelt’in politikaları ile
ilişkilendirmek zorlama olabilir.
Dikkati çeken bir başka öğe,
Mac Arthur’un bir yıl önce Kara Kuvvetleri komutanı sıfatıyla
Avrupa’yı bir kez daha ziyaret etmiş oluşudur. Mac Arthur 4 Eylül
1931’de enerjik yaveri binbaşı T.J.Davis’le birlikte
Fransız Genelkurmay Başkanı General Weygand’ın kişisel
konuğu olarak Fransız Ordusu’nun manevralarını izlemek üzere Fransa’ya
gider. Manevralar Mac Arthur’un “Gökkuşağı Tümeni”nin 5.000 den fazla
kayıp verdiği alanın yanıbaşındaki Aisne Vadisi’nde düzenlenmişti. Mac
Arthur Avrupa’daki en son askeri gelişmeleri yerinde görmek arzusunda
idi. (Frazier Hunt, 136)
Mac Arthur’un iki yıl peşisıra
yaptığı Avrupa gezilerini bir bütün olarak ele almak daha doğru
olacaktır. Mac Arthur komutanlık makamına gelmeden önce de kimi
Demokrat çevrelerce “Ordu ve Donanma bütçesinde büyük kesintiler
yapılması” yönündeki görüşlere şiddetle karşı çıkmış, Pittsburg
Üniversitesi’ nde yapmış olduğu ünlü konuşmada bu temayı işlemişti.
(F.Hunt,s. 136)
General Mac Arthur’u Avrupa’ya çeken,
Avrupa’da yükselen savaş tehlikesi olmalıdır. Nazi Partisi Reichtag
(Alman Meclisi) daki sandalye sayısını 1929’da 12 den, 1932 yazında
209’a çıkarmıştı.
Hitler’in 1932’de Almanya
Cumhurbaşkanlığına adaylığını koyacak kadar güçlenmiş olması (1933
Ocağında Hindenburg tarafından başbakanlığa atanacaktır) Nazi tehdidini
apaçık hale getirmişti. Cihan Savaşı’nın psikozunu üzerin den atamamış
olan Fransız askeri ve sivil liderler, 1931’de Fransa’da katıldığı
manevralar sırasında Alman militarizminin yeniden canlanmasından kaygı
duyduklarını Mac Arthur’a açıkça söylemişlerdi. ( Clayton James, s.
372)
Japonya’nın 1931 Eylülünde Mançurya’ya
asker çıkarmaları ve ABD hükümetinin 1932 Ocağında Japonya’nın
Mançurya’daki toprak düzenleme isteklerini kabul etmeyeceğini açıklaması
da konumuzla yakından ilgilidir. Japon yayılmacılığından kaygılanan ABD
Dışişleri Bakanı Stimson, General Mac Arthur’un desteğini aldıktan
sonra Japonya’ya ekonomik yaptırımların uygulanması için Başkan Hoover
nezdinde girişimlerde bulunmuş, ancak bu önlemlerin Japonya’yla bir
savaşa yol açabileceğinden çekinen Başkan önerileri kabul etmemişti.
(James, s. 374)
General Mac Arthur’un Avrupa’yı iki
kez peşpeşe ziyaret ettiği 1931/32 yıllarında Alman-Japon militarizmi
hakkında kafa yorduğu, ABD’de güçlenen Demokrat kaynaklı savaş-karşıtı
pasifizm düşüncesinden kaygı duyduğu kesindir. 1932 Cenevre
Silahsızlanma Konferansı da bu sıraya denk düşer. ABD’ nin Fransa’daki
askeri ataşesi General Stanley Ford da silahların denetimi
tartışmalarının Mac Arthur’u kaygılandırdığını yazıyor. (NARA,
Askeri İst. 1917-1941)
Atatürk-Mac Arthur Görüşmesi ve
Değerlendirme
Atatürk-Mac
Arthur görüşmesi, sonraki yıllarda T.C.’nin Sovyetler Birliği ile
özellikle Bolşevizmle kurmuş olduğu dostluğa karşı kullanıldı. Oysa
1932 yılı Türkiye’nin kuzey komşusu ile ilişkilerinin en iyi olduğu
yıldır dense yeridir. Başbakan İsmet İnönü ve Dışişleri Bakanı Tevfik
Rüştü Aras 1932 baharında Moskova’yı ziyaret ettiler. İnönü 1 Mayıs
törenlerini Sovyet liderlerle birlikte Kızıl Meydan’da izledi. Bu
ziyaret iki devlet arasında siyasi ve iktisadi münasebetlerin tekrar
ele alınması için yeni bir zemin hazırladı. Bu temaslar sırasında
Sovyet hükümetinin Türkiye’ye 8 milyon sterlinlik bir kredi açması
hakkında mutabakata varıldı….Türkiye Moskova görüşmelerinden kısa bir
süre sonra Milletler Cemiyeti’ne girdi” (Olaylarla Türk Dış
Politikası, SBF Yayını, s. 114) Bunlar döneme ilişkin en önemli
çalışmalardan bir olan ve SBF’ce hazırlanan “Olaylarla Türk Dış
Politikası” nın tespitleridir.
Dahası, Atatürk 1930’lu yılların
başlarında yaptığı Meclis’i açış konuşmalarında Sovyetlerle ilişkileri
över:
“Hariciye Vekilimizin büyük komşumuz
ve dostumuz Sovyet Rusya’ya olan ziyaretinde gördüğü samimi kabul bizi
mütehassis eyledi (alkışlar) iki memleket münasebetlerinin sağlamlığı bu
vesile ile tezahür etmiş oldu”. (Üçüncü Dönem Dördüncü
Toplanma Yılını Açarken, 1 Kasım 1930, ASD,I. S.383)
“Büyük dostumuz Sovyet
Rusya’nın muhterem hariciye komiserini Ankara’da kabul etmekten memnun
olduk.İki memleketin tecrübe geçirmiş dostça münasebetlerini aynı kuvvet
ve samimiyetle idame etmek tarafeyninin büyük menfaat ve halis
arzularının icabatında olduğu bu vesile ile de izhar ve tebarüz
ettirilmiştir” ( Dördüncü Dönem Birinci Toplanma Yılı’nı Açarken, 1
Kasım 1931, ASD I, s. 389)
“Bu sene mümtaz bir Sovyet
Heyetinin cevap ziyaretini kabul ettik.(alkışlar) Bu ziyaretin onuncu
yıl bayramına tesadüf ettirilmesi iki memleket arasındaki
münasebetlerin derin samimiyetini gösteren mesut bir vesile olmuştur.
İki memleketin çetin zamanlarında kurulmuş onbeş senedir türlü
imtihanlardan, daha kuvvetli çıkmış bir dostluğun daima yüksek kıymet
haiz olması, beynelmilel sulh için değerli ve ehemmiyetli bir amil
olduğunda tereddüd edilemez” ( Dördüncü Dönem Üçüncü Toplanma
Yılını Açarken, 1 Kasım 1933, ASD I, s. 359 )
7 Mart 1935 tarihli 6. İnönü hükümetinin
programında Sovyetlerle
İlişkiler hakkında şu görüşlere yer
verilir:
« Sovyet İttihadı ile
münasebetlerimiz her zamandan ziyade sıcak bir
dostluk içindedir. Sovyet
sanayiinin güzel eserleri sanayileşme hayatı-
mızda ebedi dostluk hatıraları
olarak yükselmektedir. (
İ.Arar, Hükümet
Programları, s. 65)
Bundan çıkan sonuç şudur: Atatürk’ün
Sovyetler Birliği ve Bolşevizm konusunda sarfettiği öne sürülen sözler,
gerçeklerle çelişiyor. Sovyetler Birliği ile o yıllarda önemli
ilişkiler geliştirme kararı içindeki bir ülkenin, dahası
Cumhurbaşkanı’nın, TC’nin dış politikasının temel dayanağı Sovyetler
hakkında, “. . Rusya’nın yakın komşusu ve bu memleketle en çok harp
etmiş bir
millete olarak, biz Türkler …
tehlikeyi bütün çıplaklığıyla görüyoruz.” şeklin-
de bir söz söylemiş olması akla yatkın değildir.
Tarihçi
Mete Tunçay, o dönemle ilgili olarak, biraz da Kemalistleri eleştirmek
için, Türkiye’nin içerde ve dışarda Sovyetlerle çok içiçe olduğunu
yazıyor. Tunçay’ ın tespitlerinin abartılı, dahası önyargılı
olduğu düşünülebilir. Ama Atatürk gibi temkinli ve
ulusal çıkarları herşeyin üzerinde tutan bir liderin, bu tür görüşlere
sahip olsa bile, bunları 1932’de Amerikan Kara Kuvvetleri Komutanı ile
paylaştığını düşünmek akla yatkın değildir.
Metin başka
açılardan da tutarsızlıklarla doludur. Mac Arthur’a mal
edilen “Çin elden gidiyor” biçimindeki sözler da inandırıcı değildir.
1930’ların başında Çin Komünist Partisi çok güç durumdaydı. Büyük
kentlerdeki güçleri Kuomintang tarafından katledilen Mao, Çin’in
Güneydoğusundaki Çiangsi’de tutunmaya çalışıyordu. (Uzun Yürüyüş,
1934-35 de yapıldı) Japonlar Mançurya’ya asker çıkarmışlardı. Bu nedenle
1932 yılı itibarıyla ne Çin’de ne Çin Hindinde halkların komünist
oluşumlara yöneldiklerine dair güçlü belirtiler yoktur.
Atatürk’ün
Sovyetler ve 30’lu yıllarda TC’nin dış politikası konusun- daki
görüşlerine gelince; güvenilir kaynaklar tam tersi bilgiler veriyorlar.
Atatürk’ün Dışişleri
Bakanı ve yakın çalışma arkadaşı Tevfik Rüştü Aras’ın yapıtlarında
ayrıntılı bir biçimde belirttiği ve sonraları Celal Bayar’ın açıkladığı
üzere (7 Kasım 1972, Milliyet) Atatürk bağlantısız dış politikanın
sürdürülmesinden yanadır. II. Dünya Savaşı tehlikesinin arttığı günlerde
Atatürk, Başbakan Celal Bayar ve Dışişleri Bakanı T.Rüştü Aras’a “Türkiye
tarafsız kalmalı ve bir ittifak içine girmemelidir” talimatını
verir. Ölümüne yakın vasiyetini yazdırırken de Atatürk Genel Sekreteri
Hasan Rıza Soyak aracılığıyla şu uyarıyı yapmıştır.
“ Bizim şimdiye kadar
izlediğimiz açık, dürüst ve barışçı politika
memlekete çok yararlı
olmuştur. Arkadaşlar da buna alıştılar.
Gerçek ve yaşamsal
sorunluklar dışında, bu politikamız devam
eder gider.”
( D. Avcıoğlu, Türkiye’nin Düzeni, s. 538)
Mustafa Kemal Atatürk ölümünden çok
kısa bir süre önce yakın arkadaşı
Ali Fuat Cebesoy Paşaya Savaş
konusunda şunları söyler:
“Fuat Paşa, pek yakında dünya
vaziyeti mütareke senelerinden çok
dahaciddi olacak ve
karışacaktır.İkinci bir büyük harp karşısında kalacağız...
Birkaç maceraperest Almanya ile
İtalya’nın başında cebren bulunuyor- lar. Karşı karşıya geldikleri zayıf
adamların aczinden cüret alıyorlar.
Bunlar bugün dünyayı kana
bulamaktan çekinmeyecektir. Eski dostumuz Sovyetler Birliği hükümeti
acizlerle maceraperestlerin yanlış hareketlerinden istifade
etmesini bilecektir. Bunun neticesinde dünyanın vaziyeti ve muvazenesi
(dengesi) kâmilen değişecektir”
“ (A.F. Cebesoy, Siyasi
Hatıralar, II. Kısım, 1960, s.252)
Görüldüğü gibi Atatürk’ün 1938
sonbaharında yaptığı tahlil çok daha
ölçülüdür. Bu güvenilir kaynaklardan
bize ulaşan bu tespitleri esas almak gerekir.
Bitirmeden önce, önemli
olduğunu düşündüğüm bir noktanın daha altını çizmek istiyorum. 2004
sonunda Yapı Kredi Yayınları tarafından yeniden basılan “ Atatürk’ten
Hatıralar” kitabının yazarı Cumhurbaşkanlığı Eski Genel Sekreteri Hasan
Rıza Soyak, General Mac Arthur’un 1953 yılında Atatürk’ün ölüm
yıldönümünde Türk milletine bir mesaj gönderdiğini kaydeder.(H.R. So-
yak, Atatürk’ten Hatıralar, YKY, 2004 İstanbul) Mac Arthur o
sıralarda Japon- ya’ dan dönmüş, ülkesinde emekliliğini yaşamaya
başlamıştır. Yıllar sonra Ata- türk’ü hatırlaması, bir bellek tazeleme
midir, yoksa bir Soğuk Savaş ögesi mi?
Yukarda da belirttim; İlk kez,
Almanya’nın Münih kentinde daha çok Kafkasya göçmenlerince çıkartıldığı
anlaşılan Kafkasya Dergisinde 1951’de basılan, 8 Kasım 1951 tarihli
Cumhuriyet Gazetesi’nin Türk Haberler Ajansı üzerinden bu kaynaktan
alıntıladığı, oradan “Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri” ne giren
“Atatürk-Mac Arthur Görüşmesi”nin belli bir dayanağı yoktur.
Bir belge mevcut değildir. Ortalıkta dolaşan söylentiler ve iddialar
Soğuk Savaş’ta sıkça başvurulan kafa karıştırma taktiklerinden başka
bir şey değildir.
Dr. Cüneyt Akalın
Siyaset Bilimci,
Marmara Üniversitesi, İletişim Fakültesi
.
|